2 Aralık 2010 Perşembe

Eller sunuyor

Elleri seviyorum. En az gözler kadar ifade ve duygu yüklü oluyorlar.
Elleri okumaya ve anlamaya çalışıyorum. Yorgun eller var, çok çalışan eller var, zarif eller var. Dokunan, seven eller ise en çok sevdiklerim.

Tornada çanak çekerek başladığım seramik yolculuğumun nasıl heykel yapmaya dönüştüğünü anlatmıştım. Torna çekmeyi özlüyorum, çanak yapmayı da istiyorum. Mevcut olanaklar ile nasıl çanak yapabilirim. Elle çubuk yaparak çanak yapma teknikleri var. Bazen böyle de çanak yapmayı deniyorum. Bir başka sefer, elde çanak yapmanın yöntemini ve zorluklarını  anlatırım. Tornada belli bir disiplin ile çanağı çekiyorsun, elle yaparken ise daha da dengeli olmak gerekiyor, çünkü çamur dediğin şekilden şekle giriyor. Bunu yaparken zorlandığım için, başka bir yöntem geliştirmeye çalıştım.

Dediğim gibi elleri seviyorum, elleri kullanarak, el figürü kullanarak nasıl çanak yapabilrim diye düşünmeye koyuldum. Bir yandan da elle çanak yapak üzere çubuklar hazırlıyorum. Çubuklara bir baktım ki, bunlardan parmaklar yapabilirim. Parmakları, kenetlenircesine birleştirir, böylece iç içe geçmiş ellerden oluşan bir çanak oluşturabilirim. ... ve başladım yapmaya. Düşünsenize bir sürü el birbirine tutunuyor, parmaklar kenetleniyor.  Bu duygu ile başladım parmakları birbirine dokundurmaya, dolandırmaya, onlardan bir sepet örmeye.

24 Eylül 2010 Cuma

Sevginiz her gün büyüsün

Bugün 25 Eylül 2010. Bugün kızım, benim tatlı Ayşegül'üm sözleniyor. Kendine uygun eşi bulmak ne kadar büyük bir hediye. Kızım için seviniyorum. Burak ile 4 yıldır tanışıyor. Üniversitenin son sınıfında tanıştılar. Ayşegül Milano'ya gitmeye daha başvurmamıştı. Okul biterken master yapmaya karar verdi, yurtdışı üniversitelere baktı, burs olanaklarını inceledi ve sonunda Milano'da Bocconi Üniversitesinde okumaya karar verdi.
İlişki başlangıcında alınan zor ve cesur bir  karar bu. İkisi de ilişkinin nasıl devam edeceğini düşünüyordu. Daha o tarihlerde farkına varmadıkları bir şey vardı, birbirlerini sevmişlerdi ve seviyorlardı.
Sevgi bu, dağları, yolları, engelleri dinlemez, sevgi varsa mesafelerin önemi yoktur. ... ve olmadı. Ayşegül'ün Milano macerası onların ilişkilerini geliştirdi. Ayşegül geldi, Burak gitti, uzaklığın bir önemi kalmadı.  Güzel zaman geçirdiler, bu ayrılığı fırsat yaptılar, gezdiler, uzaklığı dinlemediler, sevgilerinin büyümesine, gelişmesine izin verdiler.
Bugün sözleniyorlar, Aralık'ta ise düğün var. Yeni bir hayat başlıyor...
Bir anne için çok özel anlar bunlar. Çocuğun ilk rahme düştüğünü anladığımız an, çocuğumuzu ilk kez kucağımıza aldığımız an ve çocuğumuzu kendi hayatına uğurladığımız an. Hepsinin ayrı bir anlamı var bizim için. Aslında kucağımza aldığımız ilk andan, bugüne kadar onu bunun için hazırladık. Kızımın, kendine uygun bir eşi olduğu için seviniyorum. Geçtiğmiz dört yılda sevgilerini nasıl besledilerse, hayatları boyunca beslemeye devam etsinler. Hayatı hep el ele yürüsünler, birbirlerinin sıcaklığını, yakınlığını hissederek, sevgiyle, çok büyük sevgiyle....

12 Ağustos 2010 Perşembe

Namaste

3 aydır kundalini yoga dersi alıyorum. Kundalini yoga chakralarımızı açmaya veya enerji akışına tıkanmış chakralarımızı temizlemeye yarıyor. Çalışmanın başında ve sonunda hocamızı ve birbirimizi namaste diyerek ve ellerimizi göğüs hizasında kavuşturarak, selamlıyoruz.
"Namaste" Sanskrit dilinden geliyor, ve "Namas" eğilmek, "te" ise sana demekmiş. Yani sana eğiliyorum, senin önünde eğiliyorum. Ne kadar güzel bir sevgi ve saygı ifadesi bu. Bizim adetlerimizdeki " Selam" tarzına benziyor. Biz ellerimizi birbirimize kavuşturmasak da, başımızı hafifçe eğiyoruz, bazen sağ elimizi göğsümüzün ortasına koyuyor ve öyle eğiliyoruz. Karşımızdaki insana duyduğumuz sevgi ve saygıyı böylece en basit bir şekilde ifade etmiş oluyoruz.


Kundalini yoganın ruh ve bedenimde yarattığı faydalar pek çok oldu. 51 yaşına gelmiş bir kişi olarak, elbette herkes gibi ben de hayat mücadelemi verdim, bugüne geldim. Yaş ilerledikçe verdiğimiz mücadelelerin ruh ve bedenimizde bıraktığı etkiler de daha fazla oluyor. 8 yıldan beri düzenli olarak yoga, özellikle de Hatha Yoga yapıyorum. Bu sayede zinde kaldığımı biliyorum, konsantrasyonumun geliştiğinin de farkındayım. Ancak geçtiğimiz yıl gerçekten pilimin bittiğini hissetmiştim. Bazen olaylar öyle bir üst üste geliyor ki, enerjimiz istemediğimiz halde tükeniyor. ve ardından hoşgeldin depresyon ....

İrem Greenfield benim yoga hocam. Ona büyücüm diyorum. Tesadüfen onu buldum. Böyle tesadüfleri her zaman çok seviyorum. Irem'e http://www.istanbulyogahouse.com/ dan erismek mümkün.
Diyebilirim ki, Irem bana şifa verdi. Irem bize her dersin başında çalışacağımız chakra hakkında bilgi veriyor. Chakralar olumlu ve olumsuz duygularımıza neden oluyormuş. Tıkalı bir chakranın başımıza ne işler açabileceğini de böylece öğrendim. Tıkalı chakralar olumsuz duygularımızın eseri olabiliyor. Örneğin karın bölgesi, üçüncü chakranın olduğu bölge ve burası kararlılık merkezi imiş; üçüncü chakramız tıkalı olunca karar almakta zorlanıyormuşuz. Gerçekten de öyle oldu, karın bölgesi üzerinde çalıştıkça alamadığım kararları aldığımı görüyorum.
Şifayı veren sadece hareketler değil. Meditasyon her çalışmanın ayrılmaz bir parçası. Yorucu hareketleri yaptıktan sonra içimizde, kalbimizde oluşan duygu seline odaklanıyoruz. Anlayamadığım, adını koyamadığım durum ve duygularım, çözüme kavuşturamadığım problemlerim için bu meditasyonlar sırasında farkındalık kazanıyorum.
İşte böyle... Kundalini yoga da böyle bir şey. Kimse sakin sakin oturup meditasyon yaptığımızı düşünmesin. Dersler öyle bir aktif ve dinamik geçiyor ki....

Herkese selam, namaste veya....

20 Temmuz 2010 Salı

Sen var ya Sen


Almanca'da bir deyiş vardır. "Mit dem nakten Finger zeigt man nicht auf angezogene Leute". Diyor ki çıplak parmağınla giyinik insanları gösterme.

Bu bir davranış biçimi. Beden dilimiz gizli kalmış, kendimize itiraf etmekten bile çekindiğimiz ne kadar çok duygu ve düşüncemizi açığa çıkartıyor.

Hatırlıyorum da ilkokulda öğretmenim böyle parmağını havaya kaldırır, ve içimizden birini gösterir ve "sen şimdi tahtaya gel" derdi. Kendimi o anda nasıl da zavallı ve güçsüz hissederdim. Soruyu bilecek miyim, acaba yine nerede hata yaptım, aklımın her tarafını kaplardı. Bu meşhur parmak hareketini iş yerinde de gözlemledim. Birisi diğerine der ki: " Bunu sen mi böyle yaptın?" parmakla göstermese de, etki aynı oluyor. Geçenlerde kendimi birisine böyle yaparken yakaladım. Ne olduğunu bilmediğim garip bir his vardı içimde. Bu yaptığımı pek sevmemiştim.

İçimdeki kötü hissin, ne olduğunu sonradan anladım. Yoga yapmaya gittiğim stüdyoda duvarda bir resim gördüm. Bir Budhist rahip, ellerini dizinin üstüne koymuş, baş parmağı ile orta parmağını birleştirmiş, meditasyon yapıyor. Parmak duruşu ilgimi çekti ve hocama, yogada bu iki parmağın neden birleştirildiğini, sordum. Hocam dedi ki, bu "ben"i yok etmek için yapılıyor. Bu el hareketi ile "ben"i "biz"e dönüştürüyorsun.

Daha iyi anlamam için de, parmağı ile beni gösterdi. Bu " sen" demek, yani ben senden üstünüm demek. Egonun en bariz göstergesi.
Kendimi neden kötü hissettiğimi anladım, ve de için için utandım....


22 Haziran 2010 Salı

Özgürlük

Özgürlük nedir?
Çocukluğumdan beri bir özgürlük mücadelesi veriyorum. Herşey aile baskısına karşı koyma arzusu ile başladı. Ne kadar karşı koydum, o ayrı bir mesele. Oyun süresine, nerede ve nasıl oyun oynanacağına konulan sınır, çikolata yemeye konulan yasak,vs beni hep özgürlük arayışına itti. Asi ruhum, konulan yasaklar ile coştu. Coşmasına coştu da özgür olabilmeyi keşfetmem epey zamanımı aldı. Hani neredeyse 50 yıl...
Önceleri yasak ve kuralların konulduğu
ortamlardan kaçarak özgür olabileceğimi düşünüyordum. Zincirleri kırıp, oralardan kaçmak, bilinmeyene gitmek, özgürce yaşamak. Çok kaçtım, çok... Ailemden kaçtım, baskı uygulayan patronlardan kaçtım, beni yoran arkadaşlarımdan kaçtım. O kadar çok kaçtım ki, artık kaçacak yer kalmadı sanki. Ve bir gün durdum, kendime sordum: Ben niye kaçıyorum? Kaçmak bir işe yaramıyor, dönüp dolaşıp yine baskı yaratan kural koyan bir durum ile karşılaşıyorsun. Sonra kendime baktım, ben ne kadar kuralları sorgulayıp, zorlayabiliyorum diye? Özgür olmak adına, sürekli ortam mı değiştirmem gerekiyor veya yanlız mı kalacağım? Artık kaçmaktan yoruldum, olduğum yerde kalıyorum, hem de özgürce...
Özgürlük kavramını çok sorguladım. Özgürlük nedir? Düşünce özgürlüğü bile olmayan bir ülkede yaşıyoruz. Etrafımızdaki insanlar ne der, ne düşünür baskısıyla yetiştiriliyoruz. Korku varken, özgürlük olamaz ki. Özgürlük sevginin olduğu yerde yeşeriyor.

Özgürlük kavramını şekle nasıl dönüştüreceğimi çok düşündüm. Arkadaşlarımın fikrini aldım. Bu heykel bu serinin ilk ürünü oldu, havaya susamış bir adam hayal ettim. Bu başlangıç, daha bunun arkası da gelecek.

21 Haziran 2010 Pazartesi

... ve Tanrı Adem'i yarattı


" The Creation of Adam ( Tanrı Adem'i yarattı)" Michelangelo'nun 1511'lerde yaptığı eserinin adı. Bu muhteşem fresk Sistine Şapel'inin tavanını süslüyor ve hikayesini "Eski Ahit" deki Adem ve Havva hikayesinden alıyor.
Tanrı sağ kolunu çıplak kulu olan Adem'e uzatıyor, Adem sol kolu ile Tanrı'ya doğru yöneliyor. İki el birbirine değmeden "hayat kıvılcımı" Adem'e geçiyor. ...ve Tanrı Adem'i yarattı, kendi yansımasını yarattı.

Mistik hikayeleri seviyorum. Elime fırsat geçtikçe de bu konuda okuyorum, okudukça da bakıyorum ki hepsinin özünde benzer bir felsefe var.
... hepimiz yaratılışın bir yansımasıyız... hepimiz Bir'iz...



27 Mayıs 2010 Perşembe

Kadın olmak


Bana göre kadınlar çok narin, kırılgan, hassas, bir o kadar da sakin, duyarlı ve onurlu. Hayatın ne kadar çok yükünü ve sorumluluğunu sırtımızda taşıyoruz, birileri fark ediyor mu acaba?
Bugün artık 51 yaşındayım, 30 yıl süresince çalıştım. Hem işe gittim, hem çocuk büyüttüm, hem evimin düzenini sağladım, hem aile denilen, bazen inanılmaz geniş olabilen, bir topluluğun ihtiyaçlarını karşıladım. Bugün, bu geçen 30 yıla bakınca yorulduğumu görüyorum. Neden mi? Nedeni basit, aşağıdaki hikaye bunu anlatıyor....
Benim bir teyzem var, bugün herhalde 85 yaşındadır, hem yaşlı, hem hasta bir kadın oldu. Doğal olarak ilgi ve yakınlık bekliyor. Kuzenim ile birlikte yaşıyor. Elimden geldiğince, iki veya üç haftada bir ziyaret ediyorum, o daha fazla istiyor. Ama maalesef olamıyor, çünkü benim kendime göre yoğun geçen bir hayatım var. Geçenlerde bana kızdı, fena halde söylendi, ben de bak teyzeciğim, senin iki torunun var, ben de teyzeyim, ama onlar da bana gereken ilgiyi göstermiyorlar dedim. Cevabı çok netti:"Onlar erkek".
Evet "onlar erkek", biz ise kadın, başka söze gerek var mı? Bir kadın bir kadın'ı anlayamıyorsa, başka söze gerek var mı?.....

21 Mayıs 2010 Cuma

Eller birleşmeyi sever, yollar ise ayrılmayı...

Aşk tesadüfleri sever
Kader ayrılıkları
Yıllar geçmeyi sever
İnsan aramayı
Güller açmayı sever
Zaman soldurmayı
Eller birleşmeyi sever
Yollar ayrılmayı
Herkes geçmişi öder
Bir yol ayrımında
Başlamak istersen
Yeni bir hayata
Gölgeni yedek
Bırak ardında
Hayat tekrarları sever
Yeniden başlamayı
Kuşlar dalları sever
Kanatlarsa uçmayı

Bu şiir Müslim Gürses'in "Aşk Tesadüfleri Sever" isimli şarkısının sözleri. Şarkı, Müslim Gürses, Murathan Mungan ve Björk üçlemesinin ortak eseri.


Müslim Gürsesi bilirdim, ama arabesk müziğe karşı olan önyargılarımla, Müslim Baba'ya karşı bir ilgim yoktu. Ama bu şarkı beni beynimden ve kalbimden vurdu.

Ellerimiz hep kenetli kalsın diye diliyorum, yollar sevdiklerimiz ile aramıza girmesin diye ümit ediyorum.

11 Mayıs 2010 Salı

göğe ağarız, yere yağarız

Elleri seviyorum. Ellere şekil vermeyi seviyorum. İçimdeki duyguları ellere yansıtıyorum.
Bana göre ellerimiz konuşuyor. Gözlerimiz, ağzımız, tüm bedenimiz nasıl konuşuyorsa, ellerimiz de öyle konuşuyor.

Elleri izliyorum, kendi ellerimi, başkalarının ellerini izliyorum. Çalışırken, otururken, severken, dokunurken, konuşurken, ne kadar çok şey ifade edebiliyorlar, hep onlara bakıyorum...

Elleri izlerken bir yandan Mevlana'yı düşünüyorum. Aşktan yangın, tutkun, sema eden Mevlana'yı düşünüyorum, ve birden benim ellerim çalışmaya başlıyor, sema etmek geliyor içimden, semazenler misali "göğe ağarız, yere yağarız"ile kendimden geçmek istiyorum.


Ellerim çamura şekil vermeye başlıyor, önce elin ham şekli, ardından yavaş yavaş parmaklar ve avuç içini yapıyorum. Çamur yumuşak, parmaklar devriliveriyor, parmakları nasıl dik tutacağımı bilemiyorum, şaşkın şaşkın ellere bakıyorum.

Biraz önce aşk ile sema edecektim sanki, ne komik şu anda çamur ile harp ediyorum. Sonra anlıyorum ki, çamur bir süre sonra, sertleşmeye başlıyor, biraz sabır ile beklersem, ve beklerken parmakları desteklersem, istediğim el duruşunu yakalayacağım. Geriye yaslanıp yaptıklarımı izliyor ve düşünüyorum, acaba burada yaşadığım bu deneyimi, ilişkilerime de taşısam mı?

21 Nisan 2010 Çarşamba

2007'de yeni başlangıç

İlk çalışmalarım çok basitti. İnsanlar ile ilişkilerimde de bunu yaşıyorum. İfadelerim basit, ne düşünüyorsam onu söylüyorum. İçimden geçenlerle, duygularımla ilişkiye girmeden ne düşünüyorsam onu söylüyordum. Bazen oldukça ifadesiz kaldığımı da biliyorum. Bir kitapta okumuştum, resim veya perspektif ile ifade gücü arasında büyük bir ilişki varmış. Bunu şimdi o kadar iyi anlıyorum ki, çünkü figürlerime anlam geldikçe, sözel ifademin de geliştiğini görüyorum.
Dışadönük bir kişi değilim. Pek çok olayı kendi içimde yaşayıp, dışarıya sadece ruh halimi yansıtıyorum. Çevremdeki insanlar için kolay bir durum olmadığını biliyorum. Nedenini, niçinini bilmeden bazen üzgün, bazen kızgın, bazen de neşeli bir Burçin buluyorlar karşılarında.
Bu halimin , seramik heykel yapmaya başlayıncaya kadar, bilincinde değildim. Çamuru elime aldığımda içimde birikmiş duyguların şekle dönüştüğünü gördüm. İlk çalışmalarım, dediğim gibi basit, hatta ilkel figürlerdi. Duygunun bedendeki izlerini belli belirsiz anlatıyorlardı ve detayları şekillendiremiyordum.
Torna çekerken, çamur ile yaşadığım deneyim, tornadan edindiğim beceri, heykel çalışması sırasında hiç işime yarayamadı. Çanak yaparken çamur ile kurduğumuz ilişki çok başka. Heykel yaparken çamurun ne şekilde şekil aldığını, ne zaman şeklin oturduğunu, çamurun yumuşaklığını nasıl idare etmem gerektiğni zmanla öğrendim.
Dik duran bir figür yapmak çok zordu, çünkü çamur işlenirken yumuşak bir malzeme ve ancak kuruyunca ve fırınlanınca sertleşiyor. Çamurun sertleşmesi ise en az bir gün sürüyor. Dolayısıyla techizat bulmak, yapmak gerekiyordu. Mühendislik bakışımı bu alanlarda kullanabildiğim için seviniyorum.
Bunların hepsi yenilik, öğrenilmesi gereken konular veya daha doğrusu aşılması gereken engellerdi. Ama içimden heykel yapmak geliyordu, heykel nasıl yapılır bilmiyordum bile ve ellerim içimden gelen sese kulak vererek çamura şekil veriyordu.
...ve yapmaya başladım, gayet basit, hiç detaya girmeden ve kendimi zorlamadan, elimden ne çıkıyor ise yapmaya başaldım, yaptıkça bunları nasıl daha anlamlı hale getirebilirim diye düşünmeye başladım. Biten heykelleri arkadaşlarıma gösteriyordum. Onların fikri benim için çok önemli idi. Şimdi herbirinin evinde küçük bir heykel köşesi oldu.
Arkadaşlarımdan, Jochen ressam olduğu için, hemen sanatçı gözü ile konuya girdi. Bana ilham verecek kitaplar getirdi, heykeltraşları anlattı, onların web sitelerinden esin alabileceğimi öğretti.
Bir heykele başlamadan önce ne ifade etmek istediğimi bilmek yeterli değil ki, bunu nasıl ifade ettiğin de önemli. Bu her zaman zaten böyle değil midir ki? Ne ifade ettiğimiz değil, neyi nasıl ifade ettiğimiz önemli oluyor.
Ben de bu süreç içinde neyi nasıl ifade edeceğimi anlamaya çalıştım, hala çalışıyorum, daha doğrusu öğrenmeye çalışıyorum. Bunu sadece heykeller bağlamında söylemiyorum. Bunu hayatımın her yönünde uygulamaya çalışıyorum.
Hayatta iyi dostlar var, kötü arkadaşlar da var. Ben bu dönüşümü yaşarken, bana güvenmeyen, yaptığım tercihi küçümseyen kişiler de oldu. Onları burada anmak istemiyorum. Bana destek olanlara çok teşekkür ediyorum.