2 Şubat 2011 Çarşamba

yıkılmadım, ayaktayım

Sevginiz büyüsün basligi altinda, kizimin evlilige adim atmakta oldugunu yazmistim. Ehh,artik evlendi, hatta yandaki resimde, arka plandaki masa üstünde dügün resmi bile var. Zaman hizli ve hareketli gecti.

Diyeceksiniz ki neden "yikilmadim, ayaktayim" diye bir baslik attin. aslinda iki nedeni var. ilki gayet metaforik ve anlasilmasi basit bir neden. Bir anne cocugunu evlendirince hem seviniyor, hem üzülüyor.. Gelin kizlar icin bir söz vardır ya " hem giderim, hem aglarim" misali, anneler icin de aynisi gecerli "hem veririm, hem aglarim". Zaten duygusalligi fazla olan bir kisiligim var, bu durum dokundu bana. Ama bu figürü yapmamin asil nedeni bu degil. Cocugunu evlendirmek, her ne olur ise olsun, anne icin bi,r sevinc, hele bir de damat bey iyi biri ise.
Bu evlilik hazirligi döneminde dizlerimin sakatligi cok arttı. sekiz yildan beri bu durumu yasiyorum. her iki dizimde de kikirdak yipranmasi var. 4. derece... hastaliklari neden 4 dereceli tanimliyorlar anlamiyorum. ama anlasilan 4üncü derece denildigi zaman, hastanin durumu iç acici degil. Merdiven inip cikmak, agir tasimak, dizlerin cok kullanildigi sportif faaliyetler bu sartlar altinda pek sevilmiyor.
Evlilik hazirliklari sirasinda ise carsi ve alisveris isleri malum cok fazla oluyor, eller, kollar dolu dolasiyorsun. Bir yandan da egitim veriyorum, tüm gün sürekli ayakta duruyorsun, hele bir de acik alan egitimi sözkonusu ise oradan oraya da kosturuyorsun. Anlayacaginiz, tam bu dönemde dizlerim azdi, yürüyemez hale geldim. Böylesini ilk bes yil önce yasamistim, cok da korkmustum. ne olacak simdi diye düsünmüstüm. hareket etmeyi o kadar cok seviyorum ki, durgun bir hayati düsünemiyorum bile.
cok sükür caresi  bulundu, iki hafta izdirap cektim, ama sonunda dizime igne yaptilar ve acilarim bitti. Bitti bitmesine, ama izlerini birakti... ben de bu duyguyla bu figürü yaptim. dizleri belirgin, acidan renk degistirmis dizleri gostermeye calistim. simdi figüre yeniden baktigimda daha cesur davranabilirmisim diyorum. yasadigim agri ve aciyi istedigim gibi gösterememisim. bir daha yaparsam, bacaklari daha uzun dizleri daha büyük, durusu ise ayni sekilde "onurlu" yapacagim.

2 Aralık 2010 Perşembe

Eller sunuyor

Elleri seviyorum. En az gözler kadar ifade ve duygu yüklü oluyorlar.
Elleri okumaya ve anlamaya çalışıyorum. Yorgun eller var, çok çalışan eller var, zarif eller var. Dokunan, seven eller ise en çok sevdiklerim.

Tornada çanak çekerek başladığım seramik yolculuğumun nasıl heykel yapmaya dönüştüğünü anlatmıştım. Torna çekmeyi özlüyorum, çanak yapmayı da istiyorum. Mevcut olanaklar ile nasıl çanak yapabilirim. Elle çubuk yaparak çanak yapma teknikleri var. Bazen böyle de çanak yapmayı deniyorum. Bir başka sefer, elde çanak yapmanın yöntemini ve zorluklarını  anlatırım. Tornada belli bir disiplin ile çanağı çekiyorsun, elle yaparken ise daha da dengeli olmak gerekiyor, çünkü çamur dediğin şekilden şekle giriyor. Bunu yaparken zorlandığım için, başka bir yöntem geliştirmeye çalıştım.

Dediğim gibi elleri seviyorum, elleri kullanarak, el figürü kullanarak nasıl çanak yapabilrim diye düşünmeye koyuldum. Bir yandan da elle çanak yapak üzere çubuklar hazırlıyorum. Çubuklara bir baktım ki, bunlardan parmaklar yapabilirim. Parmakları, kenetlenircesine birleştirir, böylece iç içe geçmiş ellerden oluşan bir çanak oluşturabilirim. ... ve başladım yapmaya. Düşünsenize bir sürü el birbirine tutunuyor, parmaklar kenetleniyor.  Bu duygu ile başladım parmakları birbirine dokundurmaya, dolandırmaya, onlardan bir sepet örmeye.

24 Eylül 2010 Cuma

Sevginiz her gün büyüsün

Bugün 25 Eylül 2010. Bugün kızım, benim tatlı Ayşegül'üm sözleniyor. Kendine uygun eşi bulmak ne kadar büyük bir hediye. Kızım için seviniyorum. Burak ile 4 yıldır tanışıyor. Üniversitenin son sınıfında tanıştılar. Ayşegül Milano'ya gitmeye daha başvurmamıştı. Okul biterken master yapmaya karar verdi, yurtdışı üniversitelere baktı, burs olanaklarını inceledi ve sonunda Milano'da Bocconi Üniversitesinde okumaya karar verdi.
İlişki başlangıcında alınan zor ve cesur bir  karar bu. İkisi de ilişkinin nasıl devam edeceğini düşünüyordu. Daha o tarihlerde farkına varmadıkları bir şey vardı, birbirlerini sevmişlerdi ve seviyorlardı.
Sevgi bu, dağları, yolları, engelleri dinlemez, sevgi varsa mesafelerin önemi yoktur. ... ve olmadı. Ayşegül'ün Milano macerası onların ilişkilerini geliştirdi. Ayşegül geldi, Burak gitti, uzaklığın bir önemi kalmadı.  Güzel zaman geçirdiler, bu ayrılığı fırsat yaptılar, gezdiler, uzaklığı dinlemediler, sevgilerinin büyümesine, gelişmesine izin verdiler.
Bugün sözleniyorlar, Aralık'ta ise düğün var. Yeni bir hayat başlıyor...
Bir anne için çok özel anlar bunlar. Çocuğun ilk rahme düştüğünü anladığımız an, çocuğumuzu ilk kez kucağımıza aldığımız an ve çocuğumuzu kendi hayatına uğurladığımız an. Hepsinin ayrı bir anlamı var bizim için. Aslında kucağımza aldığımız ilk andan, bugüne kadar onu bunun için hazırladık. Kızımın, kendine uygun bir eşi olduğu için seviniyorum. Geçtiğmiz dört yılda sevgilerini nasıl besledilerse, hayatları boyunca beslemeye devam etsinler. Hayatı hep el ele yürüsünler, birbirlerinin sıcaklığını, yakınlığını hissederek, sevgiyle, çok büyük sevgiyle....

12 Ağustos 2010 Perşembe

Namaste

3 aydır kundalini yoga dersi alıyorum. Kundalini yoga chakralarımızı açmaya veya enerji akışına tıkanmış chakralarımızı temizlemeye yarıyor. Çalışmanın başında ve sonunda hocamızı ve birbirimizi namaste diyerek ve ellerimizi göğüs hizasında kavuşturarak, selamlıyoruz.
"Namaste" Sanskrit dilinden geliyor, ve "Namas" eğilmek, "te" ise sana demekmiş. Yani sana eğiliyorum, senin önünde eğiliyorum. Ne kadar güzel bir sevgi ve saygı ifadesi bu. Bizim adetlerimizdeki " Selam" tarzına benziyor. Biz ellerimizi birbirimize kavuşturmasak da, başımızı hafifçe eğiyoruz, bazen sağ elimizi göğsümüzün ortasına koyuyor ve öyle eğiliyoruz. Karşımızdaki insana duyduğumuz sevgi ve saygıyı böylece en basit bir şekilde ifade etmiş oluyoruz.


Kundalini yoganın ruh ve bedenimde yarattığı faydalar pek çok oldu. 51 yaşına gelmiş bir kişi olarak, elbette herkes gibi ben de hayat mücadelemi verdim, bugüne geldim. Yaş ilerledikçe verdiğimiz mücadelelerin ruh ve bedenimizde bıraktığı etkiler de daha fazla oluyor. 8 yıldan beri düzenli olarak yoga, özellikle de Hatha Yoga yapıyorum. Bu sayede zinde kaldığımı biliyorum, konsantrasyonumun geliştiğinin de farkındayım. Ancak geçtiğimiz yıl gerçekten pilimin bittiğini hissetmiştim. Bazen olaylar öyle bir üst üste geliyor ki, enerjimiz istemediğimiz halde tükeniyor. ve ardından hoşgeldin depresyon ....

İrem Greenfield benim yoga hocam. Ona büyücüm diyorum. Tesadüfen onu buldum. Böyle tesadüfleri her zaman çok seviyorum. Irem'e http://www.istanbulyogahouse.com/ dan erismek mümkün.
Diyebilirim ki, Irem bana şifa verdi. Irem bize her dersin başında çalışacağımız chakra hakkında bilgi veriyor. Chakralar olumlu ve olumsuz duygularımıza neden oluyormuş. Tıkalı bir chakranın başımıza ne işler açabileceğini de böylece öğrendim. Tıkalı chakralar olumsuz duygularımızın eseri olabiliyor. Örneğin karın bölgesi, üçüncü chakranın olduğu bölge ve burası kararlılık merkezi imiş; üçüncü chakramız tıkalı olunca karar almakta zorlanıyormuşuz. Gerçekten de öyle oldu, karın bölgesi üzerinde çalıştıkça alamadığım kararları aldığımı görüyorum.
Şifayı veren sadece hareketler değil. Meditasyon her çalışmanın ayrılmaz bir parçası. Yorucu hareketleri yaptıktan sonra içimizde, kalbimizde oluşan duygu seline odaklanıyoruz. Anlayamadığım, adını koyamadığım durum ve duygularım, çözüme kavuşturamadığım problemlerim için bu meditasyonlar sırasında farkındalık kazanıyorum.
İşte böyle... Kundalini yoga da böyle bir şey. Kimse sakin sakin oturup meditasyon yaptığımızı düşünmesin. Dersler öyle bir aktif ve dinamik geçiyor ki....

Herkese selam, namaste veya....

20 Temmuz 2010 Salı

Sen var ya Sen


Almanca'da bir deyiş vardır. "Mit dem nakten Finger zeigt man nicht auf angezogene Leute". Diyor ki çıplak parmağınla giyinik insanları gösterme.

Bu bir davranış biçimi. Beden dilimiz gizli kalmış, kendimize itiraf etmekten bile çekindiğimiz ne kadar çok duygu ve düşüncemizi açığa çıkartıyor.

Hatırlıyorum da ilkokulda öğretmenim böyle parmağını havaya kaldırır, ve içimizden birini gösterir ve "sen şimdi tahtaya gel" derdi. Kendimi o anda nasıl da zavallı ve güçsüz hissederdim. Soruyu bilecek miyim, acaba yine nerede hata yaptım, aklımın her tarafını kaplardı. Bu meşhur parmak hareketini iş yerinde de gözlemledim. Birisi diğerine der ki: " Bunu sen mi böyle yaptın?" parmakla göstermese de, etki aynı oluyor. Geçenlerde kendimi birisine böyle yaparken yakaladım. Ne olduğunu bilmediğim garip bir his vardı içimde. Bu yaptığımı pek sevmemiştim.

İçimdeki kötü hissin, ne olduğunu sonradan anladım. Yoga yapmaya gittiğim stüdyoda duvarda bir resim gördüm. Bir Budhist rahip, ellerini dizinin üstüne koymuş, baş parmağı ile orta parmağını birleştirmiş, meditasyon yapıyor. Parmak duruşu ilgimi çekti ve hocama, yogada bu iki parmağın neden birleştirildiğini, sordum. Hocam dedi ki, bu "ben"i yok etmek için yapılıyor. Bu el hareketi ile "ben"i "biz"e dönüştürüyorsun.

Daha iyi anlamam için de, parmağı ile beni gösterdi. Bu " sen" demek, yani ben senden üstünüm demek. Egonun en bariz göstergesi.
Kendimi neden kötü hissettiğimi anladım, ve de için için utandım....


22 Haziran 2010 Salı

Özgürlük

Özgürlük nedir?
Çocukluğumdan beri bir özgürlük mücadelesi veriyorum. Herşey aile baskısına karşı koyma arzusu ile başladı. Ne kadar karşı koydum, o ayrı bir mesele. Oyun süresine, nerede ve nasıl oyun oynanacağına konulan sınır, çikolata yemeye konulan yasak,vs beni hep özgürlük arayışına itti. Asi ruhum, konulan yasaklar ile coştu. Coşmasına coştu da özgür olabilmeyi keşfetmem epey zamanımı aldı. Hani neredeyse 50 yıl...
Önceleri yasak ve kuralların konulduğu
ortamlardan kaçarak özgür olabileceğimi düşünüyordum. Zincirleri kırıp, oralardan kaçmak, bilinmeyene gitmek, özgürce yaşamak. Çok kaçtım, çok... Ailemden kaçtım, baskı uygulayan patronlardan kaçtım, beni yoran arkadaşlarımdan kaçtım. O kadar çok kaçtım ki, artık kaçacak yer kalmadı sanki. Ve bir gün durdum, kendime sordum: Ben niye kaçıyorum? Kaçmak bir işe yaramıyor, dönüp dolaşıp yine baskı yaratan kural koyan bir durum ile karşılaşıyorsun. Sonra kendime baktım, ben ne kadar kuralları sorgulayıp, zorlayabiliyorum diye? Özgür olmak adına, sürekli ortam mı değiştirmem gerekiyor veya yanlız mı kalacağım? Artık kaçmaktan yoruldum, olduğum yerde kalıyorum, hem de özgürce...
Özgürlük kavramını çok sorguladım. Özgürlük nedir? Düşünce özgürlüğü bile olmayan bir ülkede yaşıyoruz. Etrafımızdaki insanlar ne der, ne düşünür baskısıyla yetiştiriliyoruz. Korku varken, özgürlük olamaz ki. Özgürlük sevginin olduğu yerde yeşeriyor.

Özgürlük kavramını şekle nasıl dönüştüreceğimi çok düşündüm. Arkadaşlarımın fikrini aldım. Bu heykel bu serinin ilk ürünü oldu, havaya susamış bir adam hayal ettim. Bu başlangıç, daha bunun arkası da gelecek.

21 Haziran 2010 Pazartesi

... ve Tanrı Adem'i yarattı


" The Creation of Adam ( Tanrı Adem'i yarattı)" Michelangelo'nun 1511'lerde yaptığı eserinin adı. Bu muhteşem fresk Sistine Şapel'inin tavanını süslüyor ve hikayesini "Eski Ahit" deki Adem ve Havva hikayesinden alıyor.
Tanrı sağ kolunu çıplak kulu olan Adem'e uzatıyor, Adem sol kolu ile Tanrı'ya doğru yöneliyor. İki el birbirine değmeden "hayat kıvılcımı" Adem'e geçiyor. ...ve Tanrı Adem'i yarattı, kendi yansımasını yarattı.

Mistik hikayeleri seviyorum. Elime fırsat geçtikçe de bu konuda okuyorum, okudukça da bakıyorum ki hepsinin özünde benzer bir felsefe var.
... hepimiz yaratılışın bir yansımasıyız... hepimiz Bir'iz...